Bazı kitaplar bir kere okunur, rafa kaldırılır ve zamanla unutulur. Bazıları ise yıllar sonra elinize tekrar geçer ve sizi tam da o an bulunduğunuz yerden, en hazırlıksız anınızda yakalar. İş arkadaşım Melek'in bana hediye ettiği, Ahmet Şerif İzgören'in "Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır" kitabı benim için bu ikinci gruptan oldu. Hediyeyi ilk aldığımda büyük bir heyecanla okumuş, hamilelik dönemimde ihtiyaç duyup sayfalarını yeniden aralamıştım; şimdi ise üçüncü kez elimde. Geçen hafta sayfaları çevirirken bir denemede duraksadım ve sonrası zihnimde kendiliğinden aktı gitti.
Yazar, kitapta bize çarpıcı bir sahne kuruyor: Bir hırsız yanınızdan sırıtarak geçer. Siz de ona sırıtıyorsanız, bunun üç açıklaması olabilir. Ya korkaksınızdır ve sesinizi çıkaramazsınız; ya olan biteni görecek kadar uyanık değilsinizdir; ya da en can alıcısı, bir şekilde işin içindesinizdir ve o parayı daha sonra paylaşacağınızı biliyorsunuzdur. Eğer bu üçünden biri geçerli değilse, zaten bir tepki verirdiniz; öylece sırıtmazdınız. Bunu okur okumaz zihnimde sahnenin yeni bir versiyonu canlandı ve konuyu yalanla ilişkilendirdim. Yalancı biri gözünüzün içine baka baka yalan söylerken siz de ona gülümsüyorsanız, karşınızda yine aynı üç ihtimal duruyor demektir; dördüncü bir seçenek yok gibi.
Bir koç olarak çok iyi biliyorum ki öz çalışma hiç bitmiyor; başkasına ayna tutabilmek için önce o aynayı kendine çevirmen gerekiyor. Benim takıldığım nokta da tam burası oldu. İlk bakışta denklem oldukça basit görünüyor: Tepki vermekten kaçınmak bir sorundur. Sessiz kalmak, görmezden gelmek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek az önce saydığım o üç halden birine düşmek ne yazık ki sık rastlanan bir durum ve bunu görmek zor değil. Peki ya meselenin öteki yüzü? Çünkü tepkisizliğin yarattığı sorunu çözmeye çalışırken çoğu zaman tam tersi bir tuzağa, "her şeye tepki verme" girdabına düşüyoruz. İşin ironik tarafı da burada başlıyor; artık mesele tepki verip vermemekten çıkıyor ve tepkinin dozajına dönüşüyor. Ne kadar, nasıl, ne zaman, hangi tonla ve kiminle konuşurken tepki vermeliyiz? Ağzınız laf yapıyorsa vay halinize; elinizde keskin bir dil varsa, onu doğru anda kullanmamanın riski kadar, yanlış anda ölçüsüzce kullanmanın, akla gelen her şeye anında bir laf yetiştirmenin de büyük bir riski var. Bu iki uç, aynı kişiyi farklı yönlerden amansızca çürütebiliyor.
Burada durup düşünmeye değer bir başka boyut daha var bence: Bu tepki meselesi tek bir sahnede yaşanmıyor. Çoğumuz hayatı zihnimizde ayrı sahneler gibi kurgularız. Bir tarafta özel hayatımız, evimiz, ailemiz ve "gerçek ben"in yaşadığı o güvenli alan dururken; diğer tarafta iş hayatımız, toplantılar, e-postalar ve çok daha ölçülü olduğumuzu varsaydığımız profesyonel bir alan vardır. Kendimize sürekli "orada öyleyim ama burada böyleyim" deriz, sanki içimizde birbirinden tamamen bağımsız benlikler varmış gibi. Oysa koçluk masasında insanların hikâyelerini dinlerken gözlemlediğim çok net bir gerçek var ki, bu ayrım talihsiz bir yanılsamadan ibaret. Toplantıda gözünün önünde dönen bir haksızlığa ses çıkaramayan kişi, çoğu zaman aile sofrasında da benzer bir duruma ses çıkaramayan kişidir. Ya da ofiste her şeye düşünmeden tepki veren biri, evde de sabrı en çabuk tükenendir. Çünkü tepki verme biçimimiz anlık bir rol değil, köklü bir alışkanlıktır ve alışkanlıklar zemin değiştirmez, sadece kılık değiştirir.
İşte asıl köprüyü tam da burada kurmamız gerekiyor. Sahneler arasındaki geçiş, farklı "ben"ler arasında bir geçiş değil; aynı benin farklı ışıklar altında görünür hale gelmesidir. Bu yüzden "iş hayatımda daha iyi tepki vermeyi öğrenmeliyim" diye bir hedef koymak, yanlış yere bakmaktır. Kendimize sormamız gereken doğru soru şudur: Temelde benim tepki verme biçimim ne; hangi anlarda sırıtıyorum, hangi anlarda patlıyorum ve bu iki uç arasındaki o makul denge noktası benim için nerede?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok, olmaması da gerekiyor çünkü herkesin reçetesi kendine özgü. Kiminin sınavı hiç sesini çıkarmamakla, kimininki sesini pervasızca yükseltmekle. Ancak ikisinde de ortak bir formül var: Kendini tanımadan bu dengeyi kuramazsın. Hangi korkularınızın sizi sırıtmaya ittiğini bilmeden, hangi anlarda gerçeği görmezden geldiğinizi fark etmeden ya da sessizliğinizin sizi o suçun bir parçası haline getirdiğini kabul etmeden doğru ölçeği bulmanız imkânsızdır. Bu dengeyi bulan kişi; hırsızın yanından geçerken o dik duruşunu bozmazken, kelimelerini de tam da anına, zeminine ve muhatabına yakışır bir ustalıkla seçebilir.
Sevgilerimle,
