Ölümsüzlük Arayışı

post-title

Birkaç haftadır buraya yazmadım. Bilinçli bir mola değildi tam olarak; sadece hayat araya girdi, kelimeler biraz geriye çekildi. Ama bazen susmak da bir tür toparlanmaymış - şimdi yeniden buradayım, elimde yeni bir kitapla.

Kitabın adı Şimdiye Övgü. Bir söyleşi kitabı, günlük yaşam felsefesi üzerine. Daha ilk sayfalarında beni durduran bir soru var: Amerikalı psikiyatr Robert Jay Lifton, "Niçin yaşıyoruz?" diye soruyor ve insanın bu soruya, aslında hep aynı dört biçimde cevap verdiğini söylüyor. Lifton bunlara "sembolik ölümsüzlük" biçimleri diyor - hepimizin, bilinçli ya da bilinçsiz, ölümün karşısına koyduğu dört farklı anlam stratejisi.

Birincisi dinsel olan. Bir inanca bağlanmak, ruhun bedenden sonra da bir yerde devam edeceğine güvenmek. Cennete gitmek, bu döngünün en eski ve en yaygın cevabı.

İkincisi biyolojik olan. Çocuklarımız, torunlarımız yoluyla devam etmek. Kanımızın, genlerimizin bir sonraki nesilde yaşamaya devam edeceği fikri. İnsanlığın belki de en içgüdüsel ölümsüzlük tasarımı bu.

Üçüncüsü yaratıcı olan. Bir ağaç dikmek, bir kitap yazmak, bir eser bırakmak. Bedenimiz yok olsa da elimizin değdiği bir şeyin dünyada kalması. Sanatçıların, yazarların, mimarların içten içe peşinde koştuğu şey tam olarak bu.

Dördüncüsü ise tarihsel olan - daha geniş bir bütünün, bir milletin, bir hareketin, insanlığın tarihinin parçası olmak. Kendimizi büyük bir anlatının içine yerleştirmek, o anlatı sürdükçe bir şekilde var olmaya devam edeceğimizi hissetmek.

Lifton bunu 1970'lerde, esas olarak Hiroşima hayatta kalanları üzerine yaptığı çalışmalardan yola çıkarak formüle etmiş. Ama ilginç olan şu: bu dört biçim, tam da bugün, dijital çağın ortasında yeniden ve çok farklı bir yoğunlukla karşımıza çıkıyor.

Düşünün: Instagram'daki her gönderi, LinkedIn'deki her paylaşım, aslında küçük çaplı bir "yaratıcı ölümsüzlük" girişimi değil mi? Bir iz bırakma, "ben buradaydım" deme biçimi. Yapay zekânın, ölmüş insanların sesini ve görüntüsünü yeniden üretebildiği bu dönemde, "dijital ölümsüzlük" artık metafor olmaktan çıkıp gerçek bir sektöre dönüşüyor - ölen yakınlarımızla sohbet edebileceğimiz uygulamalar, mirasımızı "eğitilmiş" bir modelde saklama fikirleri türüyor. Lifton'un yaratıcı kategorisi, teknolojiyle birlikte neredeyse yeni bir dinsel boyut kazanıyor.

Öte yandan biyolojik cevap da bugün başka bir gerilim taşıyor. Doğurganlık oranlarının düştüğü, "çocuk sahibi olmak mı, olmamak mı" tartışmasının bu kadar yüksek sesle yapıldığı bir dönemde, Lifton'un ikinci maddesi artık herkes için otomatik bir cevap değil. Bazılarımız bu ölümsüzlük biçimini bilinçli olarak reddediyor, yerine üçüncü ya da dördüncü maddeyi koyuyor.

Peki ben, bu dört kategoriden hangisine yakın hissediyorum kendimi? Doğrusu, hepsinden biraz. Ama en çok üçüncüsüne - yaratıcı olana - tutunduğumu fark ediyorum. Bu satırları yazmak, haftalık bir alışkanlık haline getirdiğim bu köşeyi sürdürmek, aslında küçük, mütevazı bir "ağaç dikme" biçimi benim için. Birkaç haftalık sessizliğimin ardından buraya geri dönmemin nedeni de belki tam olarak bu: bıraktığım izin soğumasına izin vermemek.

Lifton'un sorduğu soru, aslında hepimizin er ya da geç kendine sorduğu bir soru. Cevap belki tek bir maddede değil, bu dördünün değişen oranlarda karışımında saklı. Önemli olan, hangi bileşimi seçtiğimizin farkında olmak - ve o seçimle barışık, bilinçli bir şekilde yaşamak.

Siz kendinizi bu dört cevaptan hangisine daha yakın hissediyorsunuz? Belki de en dürüst cevap, hiçbirini tam olarak seçmemiş olduğumuzdur.

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği