Telefonumun klavyesini açtığımda karşıma çıkan manzara yıllardır hiç değişmiyor. "En sık kullanılanlar" sekmesinin tartışmasız demirbaşı, yanakları hafifçe kızarmış o sükunet dolu, mütevazı emoji: 😊.
Mesajlaşmanın hayatımıza yeni girdiği o heyecanlı dönemlerde, bu emojinin sadece pürüzsüz bir "mutluluğu" veya neşeyi temsil ettiğini sanır, her cümleme cömertçe eklerdim. Hatta o merakla, bu ifadenin kollarını iki yana açan o daha coşkulu versiyonuna (🤗) ağırlık verirdim. Gel zaman git zaman, o çetin toplantı masalarında, kriz anlarında ve insan doğasının o puslu gri alanlarında demlendikçe anlıyorsunuz ki; bu minicik sarı yüz, modern insanın en rafine iletişim stratejisi. Hatta çoğu zaman, elindeki en zarif kalkanı.
Bilim insanları 19. yüzyıldan beri gülümsemenin anatomisini inceliyor. Literatüre "Duchenne Gülümsemesi" olarak geçen o meşhur tanım bize, gerçek ve içten bir tebessümün sadece dudak kıvrımlarıyla değil, göz kenarlarındaki kasların (yani o meşhur kaz ayaklarının) kırışmasıyla oluştuğunu söylüyor. Beden yalan söylemiyor; sahici neşe kendini daima gözlerde ele veriyor.
Ancak bir koç olarak kapalı kapılar ardında ve hayatın tam ortasında edindiğim tecrübeler bana şunu çok net gösterdi: Hayat, her an kaz ayaklarımızı kırıştıracak kadar pürüzsüz bir neşe denizi değil. Farklı organizasyonlarda, ezber bozan o "game changer" liderlere eşlik ettikçe ve eşsiz insan hikayeleri biriktirdikçe bunu çok daha net görüyorum. İnsanı gerçekten güçlü kılan şey her şeye kahkahalarla gülmesi değil; "gülmek" ile "gülüp geçmek" arasındaki o muazzam farkı keşfetmesidir.
Psikiyatrist Viktor Frankl’ın hayatımı şekillendiren o sarsıcı tespitini çok severim: "Uyarıcı ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta, tepkimizi seçme özgürlüğümüz ve gücümüz yatar." İşte o 😊 emojisi, o usulca kondurulan tebessüm, o sihirli boşluğun ta kendisidir.
Toy zamanlarımızda bize atılan her taşa aynı şiddette karşılık vermemiz gerektiğini sanırız. "Masaya yumruğunu vurmak" denilen şeyin sesini yükseltmek, kılıçları anında çekmek olduğuna inandığımız o yorucu dönemler... Oysa insan büyüdükçe, enerjisinin ne kadar kıymetli bir para birimi olduğunu idrak ediyor. Her savaşa girilmeyeceğini, her manipülasyona laf yetiştirilmeyeceğini yaşayarak öğreniyor. Eminim ki hepimizin karşısına çıkmış olan o meşhur reels videosunu birlikte hatırlayalım; Haluk Bilginer’in "20 yıl sonraki halimi çok merak ediyorum" diye başladığı o muh-te-şem konuşmasını... Bir ara, sırf enerjimi hizalamak ve o bilgece sükuneti hatırlamak için her gün o video ile günümü aydınlatıyordum.
Çünkü bazen ekranın ucundan gelen pasif agresif bir maile, altı boş bir ego gösterisine veya masadaki o sığ entrikaya eklediğiniz tek bir 😊 emojisi, bin kelimelik bir savunmadan çok daha etkilidir. "Ne yapmaya çalıştığını çok net görüyorum ama bu sığ sulara inmeyi, kendi merkezimden savrulmayı reddediyorum" demenin en asil, en tavizsiz yoludur. Bir zayıflık değil, aksine mesafeyi anında belirleyen çok çelikten bir sınır çizgisidir.
İnsan gerçekten olgunlaştığında, cömertliğini nerede kullanacağını da ustalıkla seçmeye başlıyor.
Ben bugün içimdeki o gerçek, katkısız neşeyi; Aida'nın yepyeni bir keşfine, Semih ile yaptığımız sonsuz diyaloglarımıza, aile dost meclislerindeki yaka kartsız anlara saklıyorum. Sadece oralarda, o güvenli alanlarda gözlerimin kenarı kırışana kadar, tüm hücrelerimle gülüyorum.
Sonra da gidip botoksumu oluyorum.😊
Sevgilerimle,
