Geçtiğimiz günlerde bir araba yolculuğunda, sürüş güvenliği üzerine ufak bir diyalog geçti:
"Çok hızlı gidersen, virajda çok sert fren yapmak zorunda kalırsın. Bu kadar ivmelenmenin bedeli ön cama yapışmak olmamalı."
Direksiyondaki savunma ise tam bir Formula 1 pilotu özgüvenindeydi. Kendini bir anda Monaco Grand Prix’sinde zannederek o efsanevi stratejiyi masaya koydu: "Ama yarışlar tam olarak böyle kazanılıyor! Düzlükte son sürat gidersin, viraja gelince aniden hızı düşürürsün. Olay budur."
Gülümsedim. "Şu an Le Mans'ta değiliz, bildiğimiz asfalttayız," diyerek konuyu o an orada bıraktım. Fakat yol boyu camdan akıp giden manzaraya bakarken, bu "sınırları zorla ve aniden dur" taktiğinin hayatımızdaki izdüşümlerini düşündüm. Çünkü biz bu stratejiyi sadece asfaltta değil, insan ilişkilerinde ve ofis koridorlarında da harfiyen—ve ne yazık ki oldukça yıpratıcı bir şekilde—uyguluyoruz.
Birine daha ilk günden, ilk tanışmada yüzde yüzümüzü vermek... Sınırları tamamen kaldırıp aniden çok samimi olmak ve ilk hayal kırıklığında (yani o ilk virajda) frene sonuna kadar basıp buz gibi soğumak. Tıpkı pistteki o keskin virajlara 250 kilometre hızla girip son anda el frenine asılmak gibi. Hem kendimizi hem de karşı tarafı sarsan, midemizi bulandıran ve en nihayetinde o güveni darmadağın eden tahrip edici bir savrulma.
Çok verip birden almak... Çok yakınlaşıp bir anda devasa bir duvar örmek... Modern ilişkilerin ve profesyonel hayatın en yorucu patinajı kesinlikle bu. Bir de bunların ayrı ayrı etiketleri var-mış da çok hakim değilim. Neyse…
Tam bu noktada durup hepimizin kendisine şu kritik, o "masaya vurulan" cinsten soruyu sorması gerektiğini düşünüyorum:
İnsan ilişkilerinde siz hangi taraftasınız?
Karşınızdakine peşin peşin "100" tam puan verip, yaptığı her hatada o krediden onar onar düşenlerden misiniz? Yoksa ilişkiyi "1"den başlatıp; zamanla, emekle, tutarlılıkla ve eylemlerle o notun 100'e kadar hak edilerek tırmanmasını bekleyenlerden mi?
İlk bakışta karşımızdakine baştan 100 vermek büyük bir cömertlik, derin bir sevgi göstergesi gibi görünebilir. Oysa o peşin verilen 100, karşı tarafı yüceltmekten ziyade bizim kendi sınır ihlalimizdir(!) Kontrolsüz bir hızdır. Karşımızdakinin o yükü taşıyıp taşıyamayacağını, o tempoya ayak uydurup uyduramayacağını hiç tartmadan gaza basmaktır. Sağlıklı bir bağ ise sert frenlere ihtiyaç duymayan, virajları savrulmadan dönen ve kendi ritminde güvenle hızlanan bir seyir halidir. Olması gerekir...
İnsan doğasının o gri alanlarını epeyce gözlemlemeye gayret etmiş biri olarak ben kendi formülümü çoktan buldum diyebilirim.
Üstelik de bir Yengeç burcu olarak içimdeki o bitmek bilmeyen şefkatle vermeye, beslemeye ve sarmalamaya ne kadar meyilli olsam da; Akrep yükselenimin o tavizsiz, sınırları net çizen ve adalet terazisi asla şaşmayan tarafı tam zamanında direksiyona geçiyor. Ne Monaco pistinde yarışıyorum, ne kimseye peşin peşin 100 veriyorum, ne de ilk virajda ön cama yapışıyorum. İlişkilerimi sert frenlerle sınamayı bıraktım.
Çünkü zaman bana çok kıymetli bir şey öğretti: Ben, hak edene tam olarak hak ettiğini vermeyi çok iyi bilen biriyim. Ne bir eksik, ne bir fazla.
Peki ya siz?
Sevgilerimle,
