Hükümetin o malum "bilmem kaç günlük" uzun tatil açıklamasını yaptığı anı gözünüzün önüne getirin. Ekranda o alt yazı belirdiği saniye, ülkedeki tüm beyaz yakalıların WhatsApp gruplarında sessiz ama devasa bir kriz masası kurulur.
"Nereye gidiyoruz? Uçak biletleri ne kadar olmuş? Güney çok mu kalabalıktır? Vize kuyruğu var mıdır?"
Modern insanın en büyük ironisi işte tam burada başlıyor: Nefes almak, durmak ve dinlenmek için tasarlanmış bir zaman dilimini; devasa bir stres topuna, bitmek bilmeyen bir lojistik operasyonuna çevirmek. Hepimizin içine işleyen o amansız FOMO (fırsatları kaçırma korkusu) tahakkümü, tatili bir dinlenme aracı olmaktan çıkarıp, başarıyla tamamlanması gereken bir "performans metriğine" dönüştürüyor. "Herkes bir yerlere giderken evde kalırsam, hayatı kaçırmış sayılırım" hezeyanıyla yollara dökülüyoruz.
Dürüst olayım; yıllarca bu gönüllü çilenin en sadık neferlerinden biri bendim. Hızlı modanın o baş döndürücü ritminde, ev ve ofis arası mekik dokuduğum o tempolu yıllarda, tatili bile bir "görev" gibi yaşardım. Titizlikle yapılmış Apple note’a planları, koştur koştur yetişilen uçağın biniş kapıları, "dinlenmek" uğruna bedeni daha da yoran o meşakkatli deneyim koleksiyonerliği...
Ama ne yalan söyleyeyim; onlar eskidendi güzelim.
Çok şükür, zamanında o kurumsal maratonlarda koşturmaya, havalimanı anonslarına, herkesin gittiği rotalarda "orada olma" zorunluluğuna öylesine doymuşum ki; bugün hayatımın bu yepyeni döneminde zihnim bambaşka bir felsefenin berrak sularında yüzüyor. Karşınızda yeni nesil sükunet manifestomuz: JOMO (Joy of Missing Out).
Yani; hiçbir yere yetişmemenin, hiçbir trendi yakalamak zorunda hissetmemenin ve fırsatları bilerek, büyük bir iştahla "kaçırmanın" o eşsiz sevinci.
Şu aralar lüksün bende çok net ve sade bir karşılığı var. Herkesin bir yerlere kaçmak için gişelerde kilometrelerce kuyruk oluşturduğu, plajlarda şezlong kapmaca oynadığı o kaotik günlerde; yeni evimizin salonunda, kucağımda Aida ile sessizliğin ve sadece "durabilmenin" hakkını vermek. Dışarıdaki o çılgın telaşa hiç bulaşmadan, sosyal medyada üzerimize yağan "tatildeyiz" fotoğraflarına bakıp içimde zerre bir eksiklik hissetmemek. Hatta kahvemden bir yudum alıp, "Oh be, iyi ki şu an o kalabalığın içinde değilim, iyi ki evdeyim" diyebilmenin getirdiği o muazzam entelektüel zafer. Şanslıyım ki Semih de benimde aynı sayfada…
Hayatı başkalarına ispatlanması gereken bir vitrin olmaktan çıkardığınızda, kendi sessizliğinizde kaybolmak, popüler bir beldede yer kapmaktan çok daha kıymetli hale geliyor. İnanın, kendi koltuğunuzda geçirdiğiniz tasasız bir öğleden sonrasının zihinsel kalibrasyon gücü, hiçbir tatil köyünde yok.
O yüzden; bu uzun bayram tatilinde yollara düşenlere, bagaj sırası bekleyenlere ve o büyük göçün bir parçası olan tüm dostlara uzaktan, en rahat ev kıyafetlerimle kocaman bir el sallıyorum.
Hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığınız, listeleri yırttığınız, anın hakkını verip kendi JOMO'nuzu kucakladığınız şahane bir mola olsun.
Şimdiden sükunet dolu, harika bayramlar!
Sevgilerimle,
