Cevap Veriyorum: Son Kararım

post-title

Bu aralar Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına fena takıldım...

Hepiniz az çok aşinasınızdır; stüdyoda, o meşhur gerilim müziği çalarken yarışmacının yüzünden süzülen o ilk ter damlasını bilirsiniz.
Barajlar aşılmış, sorular zorlaşmış, risk büyümüştür. Ekranda, cevabından emin olmanın imkânsız olduğu o ıssız ve soğuk soru duruyordur. Ve yarışmacı, yetişkinliğin o en ağır yüküyle, yani karar verme sorumluluğuyla baş başa kaldığı an, o sihirli ve acınası can simidine sarılır:

"Seyirciye sorma hakkımı kullanmak istiyorum."

Sonrasını hepimiz ezbere biliyoruz. Stüdyodaki yüzlerce kişi, ellerindeki cihazlarla oylamaya katılır. Ekrana bir grafik yansır: Seyircilerin %85'i büyük bir özgüvenle "C" şıkkını işaretlemiştir. Yarışmacının yüzüne anında pamuk gibi bir rahatlama yayılır. Kendi zihninin o kaotik şüphesini, kalabalığın niceliksel konforuna teslim eder ve o meşhur cümleyi kurar: "Seyirciye güveniyorum, cevap C."

Oysa cevap B'dir.

Yarışmacı kaybeder, stüdyoya o buz gibi hüsran müziği çöker.

Biz ekran başında çekirdeğimizi çitlerken o yarışmacının kalabalığa duyduğu bu körü körüne güvene güler, "Nasıl bu kadar saf olabilir?" deriz. Oysa o yarışmacı, modern insanın ta kendisidir. Hepimiz, her gün kendi hayatımızın o sıcak koltuğuna oturuyor ve en kritik dönemeçlerde kendi aklımızın şalterini indirip oylama cihazını etrafımızdaki "seyircilerin" eline tutuşturuyoruz.

İş dünyasının o fiyakalı koridorlarına, plaza toplantılarına bir bakın. "Ortak akıl" adını verdiğimiz o şık kavramın, aslında kusursuz bir sorumluluktan kaçış sendikası olduğunu içten içe hepimiz biliriz. Riskli, vizyoner ve şirketin kaderini değiştirecek bir karar alınması gerektiğinde; masaya yumruğunu vurup "Benim içgüdüm bunu söylüyor, rotamız budur" diyecek liderleri mumla ararsınız.

Bunun yerine anında komiteler kurulur. Danışmanlık firmalarına milyonlar akıtılır. "Sektör standardı nedir?", "Rakiplerimiz ne yapıyor?" anketlerine sığınılır. Çünkü işler ters gittiğinde "Ama yönetim kurulu da onaylamıştı", "Veriler bunu gösteriyordu" diyebilmek, yani başarısızlığın faturasını kalabalığa kesebilmek, modern yöneticiliğin en büyük konfor alanıdır. Oysa inovasyon dediğiniz o vahşi şey, kalabalıkların onayladığı güvenli A şıkkından değil; herkesin burun kıvırdığı o tekinsiz D şıkkından çıkar. Kalabalıklar liderliği değil, her zaman vasatın ortalamasını korur.

İşin acı tarafı, biz bu "sorumluluk ihaleciliğini" sadece ofiste bırakmıyoruz. Hayatımızın en mahrem, en biricik virajlarında bile kendi yetişkinliğimizi taşeronlara devrediyoruz.

Romantik bir krizin ortasında mıyız? Anında WhatsApp kızlar grubunda bir acil durum kriz masası kurup "Sizce bu mesaja ne cevap yazmalıyım?" anketini başlatıyoruz.

Kariyerimizde tıkandık mı? Kendi iç sesimizi dinlemenin o sağır edici sessizliğine katlanamadığımız için, "Bu devirde o iş bırakılır mı?" diyen aile meclislerinin oylamasına teslim oluyoruz.

Kendi varoluşumuzun yükünü tek başımıza omuzlamak o kadar korkutucu geliyor ki, hayatımızı devasa bir yönetim kurulunun onayına sunarak yaşıyoruz.

Oysa o stüdyodaki acı gerçekten öğreneceğimiz çok sarsıcı bir hayat dersi var: Kalabalıkların tuzu kurudur.

O stüdyodaki seyirci, yanlış şıkkı işaretlediğinde hiçbir bedel ödemez; oylama biter, çantasını alır ve evine dönüp mışıl mışıl uyur. Yarışmacı ise büyük ödülü kaybedip en dibe çakılır.

Hayatınızda da durum tam olarak böyledir. O çok güvendiğiniz, aklına sığındığınız eşiniz, dostunuz, yöneticiniz ya da toplum; size o "güvenli" aklı verdikten sonra kendi hayatlarına, kendi lattelerini içmeye devam ederler. Verdiğiniz o yanlış kararın, gidemediğiniz o yolun, içinde hapsolduğunuz o ilişkinin bedelini ise sadece ve sadece siz ödersiniz. Sizin hayatınızın denklemini, dışarıdaki hiçbir seyircinin bilmesi mümkün değildir.

Bugün o sıcak koltuktaki duruşunuzu bir gözden geçirin. Kendi hatalarınızı, kendi doğrularınızı, o meşhur "keşkelerinizi" kalabalıklara kurban etmekten vazgeçin.

Karşınızda hayatın o en zor sorusu dikilirken; dışarıdaki tüm o uğultulara, "Bence çok yanlış yapıyorsun" fısıltılarına rağmen, gözlerinizi kısıp o efsanevi cümleyi kurabilmenin tadını çıkarın:

"Evet. Son kararım."

Kendi hatalarınızın bedelini kendi cebinizden ödeme zarafetini gösterdiğiniz, kalabalıklara sağırlaştığınız şahane bir hafta dilerim.

Sevgilerimle,

 

E-Bülten

Aboneliği