Ya Tutarsa

post-title

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri de hayatın o kaotik ve ele avuca sığmaz şiirini, alt alta toplanıp çıkarılabilecek net bir matematik denklemine çevirebileceğini sanmasıdır. Fazlasıyla rasyonel olan bu çağ, adeta hepimizin eline görünmez bir hesap defteri tutuşturdu. Zamanımızı, emeğimizi, şefkatimizi, inandıklarımız uğruna feda ettiğimiz uykularımızı ve hatta dudaklarımızın ucundaki ufacık bir tebessümü bile o keskin tartıya koymadan; eylemimizin sonundaki o garanti edilmiş "getiriyi" görmeden kimseye sunamaz hale geldik. Hatta belki de farkında bile olmadan, hepimiz kendi küçük hayatlarımızın yorgun, telaşlı ve tahammülsüz tüccarlarına dönüştük.

Attığımız her adımın, kurduğumuz her ilişkinin sonunda o kusursuz "kapanış bilançosunu" görmek istiyoruz. Birine destek oluyorsak mutlak bir minnet, bir fikre ruhumuzu koyuyorsak büyük bir alkış, birine ufak bir iyilik yapıyorsak anında kesilmiş bir teşekkür makbuzu tahsil etmeyi bekliyoruz. Ektiği tohumun daha can suyunu bile vermeden devasa bir ağaca dönüşmesini bekleyen, o gölgeyi anında göremediğinde ise usulca toprağa ve hayata küsen o sabırsız insan illüzyonu bu.

İşte tam da her şeyi bu yorucu al-ver dengelerine, o daracık fayda maliyet analizlerine sığdırmaya çalıştığımız bu nefessiz zihniyette; Anadolu’nun o en kadim, en bilge metaforlarından biri meşgul ediyor günlerdir zihnimi: Nasreddin Hoca’nın göle maya çalması...

Bizler çocukluğumuzdan beri bu hikayeyi güldüren, biraz da naif bir "akılsızlık" fıkrası olarak dinledik. Koskoca bir göl, küçücük bir kaşık yoğurtla mayalanır mıydı hiç? Rasyonel aklın, o çok güvendiğimiz analitik zekanın bu eyleme vereceği cevap koca bir kahkahadan ibaretti. Oysa bugün, insanın o bitmek bilmeyen "Ne kazanacağım?" anksiyetesine baktığımda; o gölün kenarına çömelip elindeki mayayı uçsuz bucaksız suya bırakan adamda, faydacı modern zihniyete atılmış en zarif çelmeyi, beklentisizliğin o en sessiz ve derin bilgeliğini görüyorum.

Hoca’nın "Ya tutarsa…" diyerek suya bıraktığı o maya; sonucun garantisine değil, eylemin kendi kutsallığına duyulan o muazzam itikattır. Bir adımı, getirisinden tamamen bağımsız olarak, sadece "doğru", "gerekli" veya "güzel" olduğu için atabilme cesaretidir. Modern aklın o hesapçı kibrini elinin tersiyle itip; "Ben niyetimi, emeğimi, şefkatimi bu devasa boşluğa bırakıyorum. Sonucun kibrinden ve onu kontrol etme sevdasından vazgeçiyorum," deme halidir.

Bu derin felsefe, dilimize pelesenk olmuş ama ruhunu çoktan unuttuğumuz o muazzam atasözüyle tam kalbinden örtüşür: "İyilik yap, denize at. Balık bilmezse, Halik bilir."

Bugün hangimiz attığımız bir iyilik tohumunu denize atacak, onun izini sürmekten vazgeçecek kadar özgürüz zihnimizde? Bazen sebepsiz bir selam, bazen bir çalışma arkadaşımızın omuzlarındaki görünmez yükü hafifleten ufak bir destek, bazen de yolda karşılaştığımız bir yabancıya sunduğumuz anlık bir tebessüm... Bunları yaparken bile içten içe o iyiliğin bir gün bize geri döneceği beklentisinin çetelesini tutmuyor muyuz? Yaptığımız eylem görülmediğinde, alkışlanmadığında ya da karşılık bulmadığında içimizi kaplayan o derin hayal kırıklığı ve kırgınlık; aslında o adımı karşımızdaki için değil, kendi egomuzu beslemek için attığımızın en çıplak itirafı değil midir?

Gerçek bir iyilik, hesap defteri tutmaz. Bir insana kalpten dokunduğunuzda, ona zamanınızı ve o saf şefkatinizi sunduğunuzda aslında yaptığınız şey tam olarak göle maya çalmaktır. Siz karşınızdakinin içindeki potansiyeli görür, o tohumu sularsınız. Ama o insanın ne zaman çiçek açacağını, o gölün ne zaman mayalanacağını bilemezsiniz. Belki siz o baharı hiç görmeyeceksiniz. Belki o kişi, sizin verdiğiniz o bir kaşık mayayla gidip bambaşka bir iklimde yoğurt olacak.

Eğer beklentiniz "Ben yaptım, benim sayemde oldu" egosunu tatmin etmekse, o gölün kenarında beklemekten kahrolursunuz. Ama niyetiniz sadece suya o şefkat mayasını bırakmaksa, eyleminiz tamamlanmış, ruhunuz çoktan özgürleşmiştir.

Yaşamın o ince işçiliğinde en net gördüğüm gerçek şu: Hayatta bazı eylemler, fatura kesilemeyecek kadar saftır. Bazı iyilikler, bir teşekkürle sınırlandırılamayacak kadar büyüktür. Ruhumuzun asıl özgürleştiği yer; attığımız adımın üzerine ismimizi yazmaktan vazgeçtiğimiz, "çıktı" garantisine olan o hastalıklı bağımlılığımızı kopardığımız o an başlar.

Bugün, o bitmek bilmeyen getiri beklentilerinizi, ilişkilerinizdeki o yorucu al-ver dengelerini yavaşça yere bırakın. Kendi hayatınızın kıyısına gidin. Elinizdeki o saf emeği, o sebepsiz selamı veya koşulsuz sevgiyi uçsuz bucaksız sulara usulca bırakın.

Hesap yapmadan. Makbuz kesmeden. Sadece o mayayı çalmanın verdiği o eşsiz iç huzuruyla...

Kim bilir, ya tutarsa?

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği