"Öteki" Adına Savaşmanın O Görkemli Ağırlığı

post-title

Modern çağın bize adeta bir modern zaman dini gibi ezberlettiği, kişisel gelişim raflarından taşıp zihnimizin en derin köşelerine kazınan o dokunulmaz öğretiyi hepimiz çok iyi biliyoruz: "Kendi ayakları üzerinde durabilmek."

Yıllarca, hayat denen bu devasa ve kaotik sahnede en büyük erdemin, kendi savaşımı tek başıma, sarsılmaz bir iradeyle verebilmek olduğuna inandım. Düştüğümde kendi dizimi kendi başıma sarmak, kılıcımı kendi hırslarım, kendi vizyonum, kendi görünmez sınırlarım için sallamak... İş dünyasının o soğuk, rasyonel koridorlarından özel hayatımın mahrem odalarına kadar uzanan bu kusursuz "bireysellik" inşası, benim en güvendiğim sığınağım, en parlak kalkanımdı.

Oysa bugün, geride bıraktığım o "tek kişilik" savaş meydanlarına baktığımda ne görüyorum biliyor musunuz? Kendi adımıza savaştığımızda, işimiz aslında ne kadar da kolay, ne kadar da konforluymuş.

Çünkü denklem basittir: Sadece kendiniz için, kendi kariyeriniz, kendi egonuz veya kendi haklılığınız için mücadele ediyorsanız, cebinizde hep o gizli ve çok tatlı bir "kaçış kapağı" taşırsınız. Adı: Pes etme lüksü. Çok yorulduğunuzda, nefesiniz kesildiğinde, o zırh size ağır gelmeye başladığında bir kenara çekilebilirsiniz. Kendi kendinize sessiz bir antlaşma yapar, "Buraya kadar, artık savaşmıyorum" diyebilir, o çok savunduğunuz kalenin düşmesine usulca izin verebilirsiniz. Günün sonunda yenilgi de, yorgunluk da, o teslimiyetin getirdiği buruk rahatlama da sadece size aittir. Kendi mağlubiyetinize şefkat göstermek, kendi tükenmişliğinize teslim olmak, insani ve çok rasyonel bir haktır.

Ama şimdilerde, hayatımın öyle benzersiz bir eşiğinde, öyle taze, öyle sarsıcı ve kelimelere sığmaz bir aydınlanmanın tam kalbindeyim ki... Bugüne dek en büyük direnişleri, en çetin savaşları kendi adıma verdiğimi sanırken; aslında "ağırlık merkezimin" bütünüyle, geri dönülemez bir biçimde yer değiştirdiğini hissediyorum. Ağırlık merkezim artık kendi zihnimin, kendi bedenimin, kendi ihtiraslarımın sınırları içinde değil. Artık benden tamamen bağımsız, benim dışımda ama bir o kadar da benim nefesime muhtaç, savunmasız bir başka varoluşun etrafında dönüyor.

Kendi kalkanınızı, kendi bedeninizi bir başkasına siper etmenin; kendi kılıcınızı sadece ve sadece bir başkasının selameti için çekmenin o muazzam, o ezici ama insanı kibrinden arındırıp saflaştıran kıymetini yaşayarak, adeta hücrelerimde hissederek öğreniyorum bugünlerde.

İşin içine "öteki" girdiğinde, o çok güvendiğimiz rasyonel kurallar, yıllarca inşa ettiğimiz o kalın profesyonel zırhlar bir anda tuzla buz oluyormuş meğer. Çünkü bir başkası adına —bu ister yürekten inandığınız devasa bir fikir, ister haksızlığa uğrayan bir insan, isterse tamamen sizin şefkatinize ve kollarınıza emanet edilmiş bir can olsun— savaştığınızda, o meşhur "pes etme" lüksünüz buharlaşıp uzaya karışıyor.

Kollarınız kopsa da, dizlerinizin bağı çözülse de, uykusuzluk ve yorgunluktan zihniniz bulansa da o havluyu atamıyorsunuz. Kendi insani sınırlarınıza, "Ben de etten kemiktenim, ben de tükeniyorum" çığlığınıza rağmen o kalkanı bir milim bile aşağı indiremiyorsunuz. Çünkü ortada, sizin omuzlarınıza emanet edilmiş bir "gökyüzü" var. Ve siz, ne pahasına olursa olsun, kendi enkazınızın üzerinde durmak pahasına bile olsa, o gökyüzünü tutmak zorundasınız.

Eskiden, o sessiz ve konforlu odalarda Fransız filozof Levinas'ın kitaplarını okurken bazı satırların altını çizerdim: "İnsanın asıl varoluşsal uyanışı, Öteki'nin sorumluluğunu şartsızca, hiçbir karşılık beklemeden yüklendiğinde başlar." Eskiden zihnimle onayladığım bu entelektüel cümleyi, şimdi iliklerimde yaşıyorum. Kendi adımıza savaşırken derdimiz bir şeyleri "başarmaktır". Ama bir başkasının yaşam alanını, bir başkasının nefesini korurken içimizi dolduran o tavizsiz, o devasa hissin adı tek kelimeyle "adanmışlıktır".

İnsan zannediyor ki; kendinden böylesine feragat etmek, bir başkası için bu kadar uykusuz kalıp bu kadar yorulmak onu kendinden eksiltir, onu tüketir. Oysa ne büyük bir yanılgı... Tam aksine, o sınırları kalın duvarlarla örülmüş daracık "Ben" hapishanesinin kapıları işte o an kırılıyor. Ve insan, kendi egosunun tahakkümünden kurtulup, kendini evrensel bir şefkatin, kendinden çok daha büyük bir bütünün tam kalbinde buluyor.

Bugün aynaya baktığımda içimden sessizce şunu söylüyorum: Evet, kendi savaşlarım beni hayatta tuttu. Beni dirayetli kıldı, sınırlarımı öğretti, omuzlarımı genişletti. Ama insanın asıl devleştiği, asıl tekamül ettiği ve kendi sınırlarından taştığı an; kendi yorgunluğunu, kendi konforunu unutup, bir başkasının yıkılmaz kalesi olabildiği o sessiz, o yorucu ama görkemli anlarda gizliymiş.

Şimdi bugün durup, hayatınızın o görünmez savaş meydanlarına, o çok övündüğünüz zaferlerinize bir de bu kalple bakın isterim.

Bugüne dek kılıcınızı en çok kimin için salladınız?

Ve günün birinde o çok güvendiğiniz zırhınızı çıkarıp, savunmasız bir gökyüzünü kendi omuzlarınızda tutmaya ne kadar hazırsınız?

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği