Takvim yaprakları 17 Şubat’ı işaret ediyor. Tabiatın o kadim, o şaşmaz ritmiyle kusursuzca senkronize olmuş "kozmik saati"ne göre; ilk cemrenin havaya düşmesine, yani o ilahi nefesin atmosferimize sızmasına sadece iki gün var.
Etimolojik kökenine indiğimizde Arapça "kor halindeki ateş" anlamına gelen cemre; göze görünmeyen ama değdiği yeri moleküler düzeyde dönüştüren, uykudaki tabiatı usulca dürten o gizemli efsundur.
Ne var ki bizler, yani bu "hız ve haz" çağının sabırsız çocukları, doğanın bu muazzam matematiğini çoktan unuttuk. Her şeyin "hemen, şimdi ve tam arzu ettiğimiz biçimde" tezahür etmesini talep eden kronik bir "varoluşsal tezcanlılık" içindeyiz. İyileşme süreçlerimiz bir gecede tamamlansın, yaralarımız alelacele kabuk bağlasın, ektiğimiz tohumlar ertesi sabah meyveye dursun istiyoruz. Hayatın o çetin kışından, kavurucu yazına bir anda sıçramak gibi nafile bir telaşımız var.
Oysa doğa, o vakur bilgeliğiyle yüzümüze hep aynı hakikati fısıldıyor: "Bir nizam var. Ve sen, ne kadar acele edersen et, bu nizamı bükemezsin."
Biliyorsunuz; o kor ateş önce havaya, sonra suya, en son toprağa düşer. Bu, basit bir meteorolojik döngü değil; varoluşun en zarif hiyerarşisidir. Hava; niyeti, zihni ve o görünmez atmosferi temsil eder. Toprak ise bedeni, maddeyi ve somut sonuçları...
Bizim trajedimiz tam da burada başlıyor: Bizler çoğu zaman, daha "havayı" (yani zihnimizi, ruh halimizi, niyetimizin o görünmez iklimini) ısıtmadan; "topraktan" (yani hayattan, somut koşullarımızdan, kariyerimizden ya da ilişkilerimizden) çiçek vermesini dayatıyoruz.
İçimizdeki hava buz kesmişken; zihnimiz yargıların, korkuların ve geçmişin o dondurucu ayazında titrerken, dış dünyamızın bahar bahçe olmasını umuyoruz. İç dünyamızda kendimize karşı acımasız bir kış yaşatırken, dış dünyadan şefkatli bir yaz bekliyoruz.
Ne büyük bir yanılgı! Hava ısınmadan, toprak uyanmaz. Ruhun iklimi değişmeden, hayatın meyvesi olgunlaşmaz.
İlk cemre daima "görünmeyene" düşer. Havayı tutamazsınız, gözünüzle göremezsiniz ama teninizde, iliklerinizde hissedersiniz. Bir şeyler değişmiştir. O keskin, o bıçak gibi kesen mutlak soğuk kırılmıştır.
İnsanın kendi tekamül yolculuğu da tam bu "görünmezlik" evresinde başlar. Belki hayatınızda henüz somut, elle tutulur hiçbir radikal değişiklik yoktur. Hala aynı koordinatlardasınızdır, hala aynı kaosun içindesinizdir. Ama şayet içinize o "ilk cemre" düştüyse; yani bakış açınız, umudunuz ve kendinize duyduğunuz o öz-şefkat ısınmaya başladıysa... Bilin ki bahar, sadece bir zaman meselesidir.
Sadece demlenmek, o ısının suya ve toprağa sirayet etmesini beklemek gerekir.
Belki de bu 19 Şubat arifesinde, dışarıdaki meteorolojiden önce kendi içimizdeki gökyüzünü yoklamalıyız. İçsel iklimim şu an hangi mevsimde? Hala o affetmeyen, o mükemmeliyetçi kışın ayazında mıyım? Yoksa zihnime, niyetlerime o ilk ılık "kabul" hissi düştü mü?
Toprağı, yani sonuçları zorlamayı bırakın. Tohumu çekiştirerek büyütemezsiniz. Suyu, yani hayatın akışını kendi bildiğiniz yöne iteklemekten vazgeçin. Sadece havanızı, o görünmez niyetinizi koklayın.
Eğer niyetiniz ısındıysa, eğer o görünmez kor ateş kalbinize düştüyse; toprak istese de, istemese de uyanacaktır.
Tabiatın o eşsiz sıralamasına itimat edin.
Cemreniz bol, içsel ikliminiz ılık olsun.
Sevgilerimle,
