Şu sıralar hayatım tam zamanlı bir "keşif şantiyesi" gibi ilerliyor. Bir yandan birebir koçluklar veriyorum, diğer yandan grup seanslarının o eşsiz dinamiğinin içinden geçiyorum. Aralarda kendi süpervizörümle ter döküyor, üzerine bir de "müşteri" koltuğuna oturup kendi koçluk sürecimi sürdürüyorum.
Anlayacağınız, insanın o bitmek bilmeyen dehlizlerinde, ruhun arka sokaklarında yoğun bir mesaideyim. Ne demişler; "Eğitim şart!" (Diğer kurumsal ve kişisel şapkalarımdan, gün içindeki o çoklu kimliklerimden hiç bahsetmiyorum bile; onlar şimdilik – bu yazılık- vestiyerde uslu uslu beklesin.)
İşte bu yoğun, bu çok katmanlı ortamda; hem kendi içime doğru yaptığım kazılarda hem de masanın karşısına oturan o şahane, fiyakalı, akıllı insanların anlattıklarında ortak bir "sistem hatası" tespit ettim. Ben bu evrensel virüse "Ödül Maması Sendromu" adını verdim.
Peki nedir bu sendrom?
Çocukluğumuzdan kalma o kadim, o paslı, o fazlasıyla koşullu kodlara dayanır. Hatırlarsınız; "Ödevini bitirirsen sokağa çıkabilirsin," "Ispanağını uslu uslu yersen tatlıyı hak edersin," "Karneni pekiyilerle doldurursan o bisikleti alırım" diyen o büyüklerimizin sesleri, zihnimizin derinliklerine adeta kazınmıştır.
Yıllar geçti, büyüdük. O çocuk odalarından çıktık, plazalara, toplantı odalarına, şık ofislere yerleştik. Çok sofistike unvanlar aldık, dünyayı gezdik, felsefe okuduk ama itiraf edelim; o kod hiç değişmedi.
Sadece kendi kendimize kurduğumuz o janjanlı cümleler şekil değiştirdi:
"Şu projeyi sağ salim bir teslim edeyim, hafta sonu kendimi şımartacağım."
"Bu çeyreği rekor bir hedefle kapatalım, o yurt dışı tatilini sonuna kadar hak ettim."
"Şu 5 kiloyu bir vereyim, o elbiseyi giyip kutlayacağım."
Farkında mısınız? Kendi kendimize uyguladığımız bu tarife, sirkteki fok balığına çemberden atladıktan sonra fırlatılan o balıktan ya da sevimli köpeğimize "otur" komutunu yerine getirdiği için uzattığımız o "ödül mamasından" hallice. Kendi değerimizi, sadece ve sadece bir performansı tamamlamaya endekslemiş durumdayız.
Bizim coğrafyanın o meşhur, o genlerimize işlemiş "Önce cefası, sonra sefası" mitine fena halde boyun eğmişiz. İlle de kan ter içinde kalınacak, ille de bir şeyler uğruna uykusuz kalınacak, bir bedel ödenecek ki; o minicik "sefa" hak edilsin. Mutluluğu, yaşama sevincini, sadece "var olmanın" o saf tadını çıkarmayı; hep bir ön şarta, katı bir ödül mekanizmasına bağlamışız.
Yaşamayı, nefes almayı bir varoluş hali değil; adeta ticari bir işlem, bir sözleşme maddesi gibi görüyoruz. Performans yoksa, mama da yok!
Meseleyi bir de denizcilik lügatiyle okuyalım.
Bizim ailede bu metafor öylesine baş tacı edilirdi ki, benim de bu mirastan nasibimi almamam düşünülemezdi. Hani şu hepimizin zihninde yankılanan, bizi anın hakkını vermekten acımasızca alıkoyan o meşhur, o bitmek bilmeyen skor sorusu:
"Gemi limana yanaştı mı, yanaşmadı mı?"
Hepimiz kendi hayatımızın, o eşsiz gemimizin dümenindeyiz. Ama gözlerimiz ufka, o varmayı planladığımız limana öyle bir kilitlenmiş, oraya ulaşmaya o kadar saplantılı hale gelmişiz ki; denizin kendisini kaçırıyoruz.
Okyanusun ortasında fırtınayla nasıl zarifçe dans ettik? Yelkenler o deli rüzgarı ne güzel doldurdu? Rotadan her saptığımızda o derin sularda kendimize dair neleri, hangi yeni güçlerimizi keşfettik? Dalgalar bordaya vururken nasıl da hayatta kaldık?
Geçiniz bunları... Skor tabelasında yazana bakıyoruz sadece: Gemi o lanet olası limana yanaştı mı, yanaşmadı mı?
Eğer o gemi, hayal ettiğimiz o limana, hayal ettiğimiz zamanda yanaşmadıysa; o ihtişamlı yolculuğun tamamını dev bir "hüsran" olarak çöpe atmaya, kendimizi o küçücük "ödül mamasından" bile mahrum bırakıp karanlık bir kamaraya kilitlemeye dünden razıyız. Deneyimlediğimiz onca şeyin, gösterdiğimiz onca cesaretin üstünü tek bir kalemde çiziveriyoruz.
Oysa hayat, limanda geçen bekleme sürelerinde değil; okyanusun tam ortasında, o dalgaların arasında, o belirsizliğin ta kendisinde yaşanıyor.
Eğer yaşama sevincinizi, kendinize duyduğunuz o şefkati, sadece o gemi limana yanaştığında kendinize vereceğiniz o küçük "ödül mamalarına" bağlarsanız; seyir halindeyken geçirdiğiniz koca bir ömür, katlanılması gereken devasa bir "cefa"dan ibaret olur.
Koçluk seanslarında, danışanlarımla yürürken hep aynı gerçeğe tosluyoruz: Hedef elbette önemlidir; sana bir yön verir, sabah kalkman için bir mana yaratır. Ama insanı asıl dönüştüren, asıl zenginleştiren şey hedefin kendisi ya da varılan o nokta değil; o hedefe doğru yürürken "dönüştüğün" kişidir. Yolda aldığın yaralar, bulduğun çözümler, attığın kahkahalardır asıl ganimet.
Belki de artık o ciddi, o yetişkin bedenlerimizin içindeki "aferin" bekleyen, sürekli birilerinden (en çok da kendinden) onay arayan o çocuğu özgür bırakmanın vakti gelmiştir.
Sevinmek, durup bir kutlama yapmak, kendimize kocaman bir şefkat göstermek için; ille de bir şeyleri "mükemmel başarmak" ya da o gemiyi sapa sağlam o limana yanaştırmak zorunda değiliz.
Cefa ve sefa birbirinin ön koşulu, birbirinin diyeti değildir; hayat dediğimiz bu muazzam yolculuğun eş zamanlı ritimleridir.
Bırakın o gemi bazen limana yanaşamasın. Bazen rotadan sapsın, bazen su alsın.
Siz sırf o açık denize çıkmaya cesaret ettiğiniz için, sırf o fırtınalı günde o dümeni bırakmadığınız için bile; en büyük ödülü, yani "yaşamayı" çoktan hak ettiniz.
Ödül mamasını boş verin, ziyafet masası zaten sizin.
Sevgilerimle,
