Geçen gün bir koçluk seansı veriyorum. Odanın enerjisi yoğun, karşımda hayatının direksiyonunu sıkı sıkıya tutmaya çalışan, planlar ve stratejiler arasında yorulmuş pırıl pırıl bir zihin var.
Ona, koçluk literatürünün o en "sihirli", en sevdiğim sorusunu sordum: "Eğer şu an, senin için her şey mümkün olsaydı... Ne yapardın?"
Bu soru, genelde zihinlerde bir havai fişek etkisi yaratır. İnsanlardan "Dünya turuna çıkardım," "Şirketimi satardım" ya da "Mars’a koloni kurardım" gibi görkemli eylemler beklersiniz, değil mi?
Oysa enteresandır; bu sorunun cevabının kırılımları, eninde sonunda hep o şaşırtıcı "dinginliğe" varıyor: "Hiçbir şey."
Kocaman, huzurlu bir "Hiçbir şey yapmama" hali. Daha doğrusu; yapmaktan vazgeçip, "olmaya" başlama hali.
O "her şeyin mümkün olduğu" ütopik senaryoda bile, insanın ruhu aslında tek bir şeyi arzuluyor: Olanı olduğu gibi kabul etmenin lüksünü. Müdahale etmemeyi, düzeltmeye çalışmamayı, sadece akışa tanıklık etmeyi...
Hani o meşhur şarkıda diyor ya; "Gelsin hayat bildiği gibi..." Sadece gelsin. Ve zamanı gelince de, yine nezaketle gitsin.
Bu "kabulleniş" hali, bir pasiflik ya da vazgeçiş değildir. Aksine, hayatla yapılan en soylu dans’tır. Ve tam bu noktada zihnim, sinema tarihinin o kült felsefe laboratuvarına, The Matrix’e gidiyor.
Hatırlarsınız; Kahin (The Oracle) ile Neo’nun o meşhur karşılaşmasını... Ya da Morpheus’un o derin bilgeliğini. Neo, neden orada olduğunu sorguladığında aldığı o sarsıcı cevap, bugün benim koçluk seanslarımın da gizli manifestosu gibidir:
"Buraya seçim yapmak için gelmedin. Sen seçimini zaten yaptın. Buraya, neden bu seçimi yaptığını 'anlamak' için geldin."
Ne muazzam bir bakış açısı, değil mi? Hayat, belki de sürekli yeni kararlar alma telaşı değil; ruhumuzun çoktan yaptığı o seçimleri "idrak etme" yolculuğudur.
Bizler genelde "Acaba doğru mu yaptım?", "Şunu seçsem ne olurdu?" simülasyonları arasında boğulurken; aslında senaryonun o sahnesinde neden bulunduğumuzu kaçırıyoruz. Oysa huzur, seçimi değiştirmekte değil, seçimi anlamakta saklı.
O seanstan çıktıktan sonra kendi kendime dedim ki: "Seçimlerimi anladığım her güne şükürler olsun."
Mesele, hayatı "yönetmek" değilmiş. Mesele; hayat bildiği gibi gelirken, o akışın içindeki kendi seçimlerimizin bilgeliğini, o büyük "neden"i görebilmekmiş.
Şimdi size soruyorum: Her şeyin mümkün olduğu o yerde, koşturmaya devam mı ederdiniz; yoksa durup, kendi seçimlerinizi anlamanın tadını mı çıkarırdınız?
Cevabı bulmak için acele etmeyin. Bırakın, cevap da bildiği gibi gelsin.
Sevgilerimle,
