Aile sofraları, sadece biyolojik açlığımızı değil, kolektif hafızamızı ve ruhsal aidiyetimizi de doyuran sığınaklardan... Geçtiğimiz hafta sonu, kuşakların birbirine karıştığı o gürültülü ve neşeli kahvaltılardan birinde, babam tam da sohbetin "kıvamını" bulduğu o anda, heybesinden o asırlık fıkrayı çıkardı.
Hikaye, insanlık tarihi kadar eski bir paradoksu anlatır: Vadiyi sel basar, herkes can havliyle kaçışırken, köyün papazı kilisesini terk etmeyi, o "kutsal" mekandan ayrılmayı bir inanç zaafı olarak görür. Sular yükselir, papaz çaresizce dama tırmanır. Bir şişme bot yanaşır; papaz, "Hayır, Ulu Tanrım beni kurtarır" diyerek reddeder. Sular çan kulesine dayanır, bu kez bir balıkçı teknesi gelir; papazın cevabı yine o sarsılmaz (veya kör) inancın tezahürüdür: "Tanrım beni ölüme terk etmez." Nihayetinde, sular paratoneri aşarken tepesinde bir helikopter belirir, ip sarkıtır; papazın inadı trajik bir sona dönüşür.
Sonuç malum; papaz boğulur. Öbür tarafta, ilahi huzurda sitemkâr bir edayla sorar: "Sana bu kadar güvenmişken, neden beni o soğuk sularda terk ettin?" Yaratıcı’nın cevabı ise, ilahi bir mizah ve derin bir hikmet barındırır: "Yahu ne kalın kafalı adamsın! Sana bot gönderdim, tekne gönderdim, helikopter gönderdim... Daha ne yapayım, kendim mi ineyim?"
Babamdan bu fıkrayı belki onlarca kez dinledim. Ancak Kierkegaard’ın dediği gibi, "Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır." Bu kez o eski hikaye, bugünün bilinciyle birleşince zihnimde bambaşka bir kapı araladı.
Bu fıkra, aslında modern insanın "yardım bekleme" ama "yardımın geldiği paketi beğenmeme" trajedisinin muazzam bir alegorisidir. Çoğu zaman bir mucize, bir çıkış yolu, ilahi bir müdahale bekliyoruz. Ancak o yardımın; yaldızlı ambalajlarda, göklerden inen bir ışık huzmesi eşliğinde, üzerinde "Dikkat! Bu bir mucizedir" etiketiyle gelmesini umuyoruz. Oysa hayat –ya da adına ne derseniz; Tanrı, Evren, Büyük Rastlantı– posta servisini çoğu zaman en sıradan, en beklenmedik kuryelerle yapar.
İnanmak meselesi de tam bu algı eşiğinde düğümleniyor. İnanmak, sadece pasif ve metafizik bir bekleyiş değil, aktif bir "görme" ve "anlamlandırma" eylemidir. Mecazi anlamda başımızı kaldırıp varoluşun kendisine baktığımızda, aslında her anın potansiyel bir mucize olduğunu görmemek için ciddi bir körlük gerekir.
Cem Yılmaz’ın o zekice tespitini hatırlatayım; Afrika’da doğanın ihtişamına bakıp "Büyülenmemek elde değil" diyen dostuna takılır. İnanmak için illa Serengeti’de dramatik bir aslan avına şahit olmaya gerek yoktur; "İnandıktan sonra inanılacak şey bulmak basittir, sokağındaki bir kediye bakmak bile yeter" der. Muazzam bir saptama. Mesele, fenomenlerin kendisinde değil, bizim o fenomenlere yönelttiğimiz bakışın niyetindedir.
İster Spinoza’nın "Deus sive Natura"sı (Tanrı ya da Doğa) deyin, ister monoteist bir Tanrı, ister Kozmik Bilinç. Neye inandığınızdan bağımsız olarak, bir aşkınlığa derinden inanan insanın içsel terazisine her zaman güvenirim. Bir yaratıcıya veya evrensel bir nizama karşı sorumluluk hisseden insanın muhakemesinde, kendine has, sağlam bir ontolojik omurga vardır. O inanç, insanı dünyanın nihilizminde bir nebze olsun hizada tutar.
Belki de bu hafta, babamın fıkrasındaki papazın trajik hatasına düşmemek için kendimize şu soruyu sormalıyız: Hayat bize bir yardım eli uzattığında –bu, hiç beklemediğimiz birinden gelen bir tavsiye, önemsiz gibi görünen bir tesadüf ya da can sıkıcı bir olay olabilir– onun arkasındaki "kuryeyi" tanıyabiliyor muyuz? Yoksa "Bu benim beklediğim o görkemli mucizeye pek benzemiyor" diyerek şişme botu elimizin tersiyle itiyor muyuz?
Varoluş bize sürekli şifreli mesajlar gönderiyor. Mesele, gelen mesajı okuma cesaretini gösterip "kabul" frekansına mı geçeceğiz, yoksa egomuzun kibrine kapılıp "Helikopterin rengini beğenmedim" diyerek direnecek miyiz?
Gönderilen "botları" ve sıradanlığın içindeki olağanüstülüğü görebilecek basirette bir hafta dilerim.
Sevgilerimle,
