Bazen durup dururken bir ağırlık çöküyor mu sizin de üzerinize? Hani atmosferik bir basınç gibi hissettiren o tekinsizlik hali... Geçen gün eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken değil, tuhaf bir şekilde, güncel haber akışında kaybolmuşken yakaladım bu hissin kökenini. Zihnimde bir cümle belirdi: "Eskiden kötülük sadece filmlerdeydi."
Bu cümle, çocukluğumun ve ilk gençliğimin o naif koruma kalkanıydı sanki. Bizler, "sevgi dolu mahalleler" fanusunun içinde büyüyen son şanslı nesildik. Kötülük, sadece 90 dakikalık bir VHS kasedine veya pazar gecesi sineması kuşağına sıkıştırılmış, jenerik aktığında bitmesi garanti olan kurgusal bir olguydu. Kötü adamın, filmin sonunda mutlaka cezasını bulacağına dair sarsılmaz bir inancımız vardı. Çünkü hayatın kendisi, o filmlerin dışında, güvenli bir "gerçeklik" düzleminde akıyordu.
Bizim gerçeğimiz; Şükrü Bey’in huysuzluklarına rağmen bir arada durabilen Bizimkiler apartmanıydı. Adile Teyze’nin "Kuzucuklarım" deyişindeki o şefkatli kucaklayış, Avrupa Yakası’nın o zararsız kahkahasıydı. O zamanlar dünya henüz bu kadar "küresel bir köye" (Marshall McLuhan’ın kulakları çınlasın, köyden çok tımarhaneye) dönüşmemişti. Haber bültenleri bile, günün ağırlığını aldıktan sonra bizi yumuşak bir inişle gerçek hayata bırakırdı. Limon ile Zeytin'in hikayeleriyle biterdi haberler, hatırladınız mı? O son "iyi hisset" haberi, dünyanın hâlâ dönülebilir, yaşanabilir bir yer olduğuna dair bize verilen küçük bir teminattı.
Peki sonra ne oldu?
Hangi ara o "güvenli gerçeklik" ile "kurgusal kötülük" arasındaki perde yırtıldı?
Bugün hissettiğimiz şey, hayatlarımızın kolektif bir "Truman Show"a dönüşmesi, ama senaryonun bir korku-gerilim yazarı tarafından kaleme alınması hali. Artık kötülük filmlerde değil; filmler hayatımızın vasat birer taklidi. Sokakta yürürken, sosyal medyada gezinirken karşılaştığımız saf, damıtılmış kötülük ve kaos, en karanlık senaryoları bile gölgede bırakıyor. Sanki filmler artık kurgu değil, "gerçek hayattan alıntı" diye başlıyor.
Eskiden izleyici koltuğundaydık. Şimdi ise bu devasa, tekinsiz prodüksiyonun içinde, ne zaman başımıza bir iş geleceğini bilmeyen figüranlar gibiyiz. Mahalle kültürü yerini, aynı asansörde birbirine "günaydın" demekten korkan insanların yaşadığı dikey yalnızlıklara bıraktı. Adile Teyze'nin masalları sustu, yerine algoritmaların bizi sürekli tetikte tutan, korku ve öfke pompalayan distopik anlatıları geçti. Artık haber bültenlerinin sonunda Zeytin ile Limon yok; onun yerine bir sonraki felaketin fragmanı var.
Bu bir nostalji güzellemesi değil, yanlış anlamayın. Geçmişin de kendine has zorlukları, acıları elbette vardı. Ama bugün kaybettiğimiz şey başka: Masumiyet karinesi. Eskiden dünyaya ve insana dair temel bir güven duygumuz vardı. Şimdi ise temel duygumuz "şüphe" ve "savunma".
Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramında bahsettiği gibi, gerçeğin yerini onun kopyaları aldı ve sonunda kopyalar gerçeğin kendisinden daha gerçek hale geldi. Artık izlediğimiz filmlerden etkilenmiyoruz, çünkü bizzat o filmin içindeyiz.
Peki, bu karanlık senaryoda bizim rolümüz ne olmalı?
Belki de çözüm, o eski "sevgi dolu mahalle" hissini, fiziksel olarak değilse bile, manevi olarak yeniden inşa etmeye çalışmaktır. Bu devasa prodüksiyona karşı, kendi küçük, bağımsız, "iyi hissettiren" filmlerimizi çekmekte ısrar etmektir. Bir sokak hayvanının başını okşamak, bir komşuya gülümsemek, sosyal medyadaki linç kültürüne bir "dur" demek, Limon ile Zeytin'in o masum finalini kendi mikro dünyamızda yaşatmaya çalışmak...
Eğer hayat kontrolümüz dışında dönen karanlık bir filme dönüştüyse, en azından kendi sahnemizin yönetmeni olmayı denemeliyiz. Kötülüğün sıradanlaşmasına karşı, iyiliğin o naif ama dirençli inadını savunmak zorundayız.
Çünkü başka türlü bu filmin sonu mutlu bitmeyecek.
Sevgilerimle,
