Kasmaa

post-title

Günün tüm o gürültüsü, dijital dünyanın soluksuz davulları ve omuzlarımıza "sürekli bir şeyler yetiştirmelisin, başarmalısın!" diye yüklenen görünmez baskılar nihayet dindiğinde, benim için asıl hayat işte o zaman başlıyor. Güne veda etmenin en zarif, en sakin yolu, kendime ayırdığım o "altın saatler": Kitaplarımın sayfalarında kaybolduğum, zihnen ve ruhen tüm dış etkenlere kapattığım o minik sığınağım. Bu anlara sarsılmaz bir sadakatle bağlıyımdır; o dakikalarda ne bir bildirim sesi ne de kafamdaki o "yapılacaklar listesi"nin fırıltıları, beni okuduğum metnin derinliğinden, ruhumun sakinliğinden koparabilir. Bu ritüel, bana hayatın akışına dair çok önemli bir şey fısıldıyor: bazen tek yapman gereken, teslim olmak, bırakmak.

Şimdi, bu "bırakmak" mevzusunu biraz açalım istiyorum. Geçenlerde okuduğum bir bültende, Alan Watts'ın çok sevdiğim bir metaforuyla karşılaşmıştım: "İnanç sahibi olmak kendini suya emanet etmek gibidir. Yüzdüğünde suya tutunamazsın çünkü tutunmaya çalışırsan batarsın, boğulursun; onun yerine gevşersen suyun üzerinde kalırsın." Bu sözü okuyunca, sadece inanç için değil, hayatın her cephesi için geçerli bir anahtar taşımıyor mu sizce de? Şöyle bir düşünün: Peki ya ilişkilerimiz? Ya o gece gündüz peşinden koştuğumuz hedeflerimiz, hayallerimiz? Onlara da böyle bir "gevşeklik" haliyle mi yaklaşmalıyız? Yoksa bizim modern "kasma" refleksimiz, aslında bizi dibe mi çekiyor?

Kendi hayat tecrübelerim, Alan Watts'ın bu söylediğini bana defalarca, bazen canımı yakarak, bazen de "Hah, işte bu!" dedirten aydınlanmalarla ispatladı. Ne zaman bir şeye, bir insana, bir duruma veya bir amaca ille de olsun diye sıkı sıkıya tutunmaya çalışsam, adeta parmaklarımın arasından kum gibi akıp gitti. Hatta komik gelecek ama, tutunmaya çalıştığım neredeyse her şey benden uzaklaştı, beni boğmaya kalktı. Bu, bana bir şeyin veya birilerinin bana aşırı tutunmasına da müsaade etmemeyi öğretti. Sanki evrenin kendine has, zorlamaya direnen gizemli bir "karşı etki" prensibi var: Ne zaman bir şeyi kontrol etmeye, onu bükmeye, "illa benim istediğim gibi olsun!" diye zorlamaya kalkışsan, hem o şeyin doğal akışını bozmuş oluyorsun hem de kendi iç huzurunu dinamitliyorsun. İlişkilerde de öyle değil mi? Birine karşı fazla "yapışkan" olduğunda, o kişi "Kaçın!" moduna geçip kendiliğinden uzaklaşmıyor mu? Bir fikre, bir plana fazla saplandığında, zihnin esnekliğini kaybeder, alternatifleri göremez, yaratıcılığını zincirlersin. Hayatın kendi ahenkli ritmini, senin o kısıtlı "nefesimi tuttum" temposuna uydurmaya çalışmak gibi bir şey bu.

Dediğim gibi bu "tutunma" ve "ısrar" hali, ne bana bir fayda sağladı ne de ben, onun bana hizmet etmesine uzun uzadıya müsaade ettim. Zorlamak, direnmek, "ille de benim istediğim yöne gelsin" diye dirsek çürütmek... Bunların hepsi, suyun üzerinde nazikçe süzülmek yerine, yelkenlerini yırtıp fırtınanın ortasında kalmak gibi. Oysa hayat, kendi meyliyle, kendi hikayesiyle akıyor; tıpkı değişen mevsimler, yükselen gelgitler, beklenmedik sürprizlerle dolu bir nehir gibi. Bazen sakin bir dere, bazen coşkun bir çağlayan misali. Bizim yapmamız gereken, o akışa karşı gelmek yerine, ona teslim olmayı öğrenmek. Kendi "gevşeklik halimizi" bulmak ve o akışın bizi nereye taşıyacağını merakla, hatta biraz da espriyle gözlemlemek.

Bu durum, asla bir pasiflik veya "Boş ver gitsin!" moduna girmek anlamına gelmez. Tam tersine, bu, aktif bir farkındalık, bir içsel teslimiyet ve zihinsel bir açıklık gerektiren, bilinçli bir seçimdir. Tıpkı bir nehirde yüzerken, akıntıya karşı inatla kürek çekip enerjini tüketmek yerine, akıntının gücünü kendi lehinize çevirerek doğru zamanda doğru hamleyi yapmayı beklemek gibi. Kendine ayırdığın o kutsal saatlerde, zihnini tüm dış etkenlerden arındırıp sadece okuduğun metnin büyülü akışına teslim olmak gibi. O an, tam olarak o anda var olmak, başka hiçbir yerde, başka hiçbir düşüncede savrulmamak. İşte bu, zihnin gerçek özgürlüğüdür, bir nevi meditasyon hali.

Arzularımız ve hedeflerimiz için de geçerli bu önemli ders. Onların peşinden koşarken, onlara saplantılı bir şekilde tutunmak yerine, onlara doğru bir "akış" yaratmalıyız. Fırsatlar geldiğinde esnek olmalı, planlar değiştiğinde "Eyvah!" diye paniklemek yerine, yeni yollar arayabilmeliyiz. Belki de arzuladığımız şey, tam da o "bırakma" anında, gevşediğimizde, tıpkı suyun bizi nazikçe taşıdığı gibi, kendiliğinden bize gelecek. Çünkü hayat, ısrarla kilitlenmiş kapıları değil, rüzgarla hafifçe aralanan pencereleri tercih eder. Bazen o pencereden içeri süzülen bir esinti, kilitli kapıların ardında aylarca beklediğimizden çok daha fazlasını getirir.

Hayat, sürekli bir şeyler başarmamız, bir şeyler elde etmemiz gereken amansız bir yarış değil. Bazen sadece gevşemek, akışa güvenmek ve kendimize, evrene biraz nefes alacak alan tanımak gerekiyor. İşte o zaman, en güzel şeyler, en beklenmedik anlarda, bir lütuf gibi kapımızı çalabiliyor. Tıpkı akşamları kitaplarımla baş başa kaldığım o özel saatlerde olduğu gibi; o anlarda sadece "var olarak", tüm varoluşun huzurunu ve derinliğini buluyorum. Belki de hayatın sırrı, her şeyi sıkı sıkıya tutmayı bırakıp, sadece "olmakta" gizlidir.

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği