"Edepsiz"

post-title

Zaman garip bir cambaz.

Bazı değerleri inceltip görünmez kılıyor; bazılarınıysa parlatıp abartıyor.
Modern yaşamın en sessiz kayıplarından biri de budur:
Söylenmemiş sözün ağırlığı.

Geçen gün ofiste, kahve molasının kısa kıvrımında bu kaybın tam tersine tanık oldum.
İş arkadaşım üzerine konuştuğumuz bir hadisenin ardından tek kelime söyledi:
“Edepsiz.”
Ve sustu.

Ne öfke döküldü kelimesine, ne açıklama, ne gerekçelendirme…
Sadece tanı koydu ve bıraktı.

O an zihnimde tuhaf bir aydınlanma parladı:
Biz bu sadeliği ne zaman unuttuk?
Ne zaman yanlışı köpürtme ihtiyacı doğdu içimizde?
Ne zaman haklı olmayı, uzun cümlelere boğmaya başladık?

Oysa yanlış dediğimiz şey çoğu zaman kendi varlığıyla zaten yeterince yüksek sesle konuşur.
Her açıklama, her gerekçe, her uzun cümle, yanlışın kendisini değil; bizim iç huzurumuzu ikna etme çabamızdır. Çünkü modern insan için haklılık artık bir içsel sükûnet değil, sürekli dışa beyan edilen bir savunma kalkanına dönüştü.

Oysa olgunluk, yanlışı köpürtmemekten geçer.
Bir davranış yanlışsa, zaten teşhis edilmiştir.
Bizim vazifemiz onu büyütmek değil; sınırını çizmektir.

Ve sınır bazen bir kelimenin ardındaki suskunluktur.
Edepsiz. Nokta.

Bu duruş; görünürde yumuşak, gerçekte demir gibi serttir.
Çünkü bu tür bir sessizlik, karşı tarafa düşünme alanı bırakır.
Söylediğiniz her fazla cümle onun savunma duvarlarını yükseltir; oysa kısa ve net bir teşhis, zihinsel aynayı karşıya tutar:
“Bak ve gör.”

Belki de çağımızın en büyük nezaketi budur:
Yanlışı köpürtmeyerek öğretmek.
Karşıya düşünebileceği, kendini tartabileceği bir boşluk bırakmak.
Ve o boşluğu işgal etmeye çalışmamak.

Çünkü gerçek güç, her zaman yüksek sesle konuşmakta değil;
ne zaman susacağını bilmekte saklıdır.

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği