Geçen sabah Levent yolundaydım.
İstanbul trafiği her zamanki gibi: aceleci, sabırsız, herkesin kendince haklı olduğu bir hengâme.
Sinyal verdim ama geçmedim. Yol istemedim—sadece bekledim.
Altı araba geçti önümden. Altı insan, altı olasılık, altı ihmal.
Ve düşündüm:
Biz bu çağda yol vermeyi mi unuttuk, yoksa artık birbirimizi görmüyor muyuz bile?
Yaya geçidini düşünün.
Asfaltın üzerine çizilmiş beyaz şeritler…
Ve siz, bir adım atmak üzeresiniz.
Ama önce duruyorsunuz.
Çünkü mesele sadece aracın gelişi değil—içindeki kişi.
Yüzüne bakıyorsunuz. Direksiyonu tutuşuna, arabasına, cam filmine, hızına…
Bana yol verecek mi, yoksa geçip gidecek mi?
Birkaç saniyelik o kararsızlık anı, bedeninizin değil yalnızca—zihninizin de trafikte olduğunu hatırlatıyor.
“Geçeyim mi, bekleyeyim mi?” diye sormuyorsunuz aslında.
Sorduğunuz şu:
Bu insan beni fark eder mi?
Beni önemser mi?
Güvenilir mi?
Cevap çoğu zaman deneyimden gelmez.
Cevap, zihnimize kazınmış izlerden gelir.
Toplumun öğrettiği kalıplardan, aileden gelen temkinlerden, medyanın fısıldadığı korkulardan…
Bir yüz, bir bakış, camın ardında beliren flu bir siluet—yetiyor hüküm vermemize.
Ve biz fark etmeden, sadece karşıdan karşıya değil, önyargılarımızın gölgesinden de geçiyoruz.
Kant şöyle der:
“Akıl, deneyimle başlar ama onu aşan kategorilerle işler.”
Belki de bu yüzden, çoğu kararı biz değil—bizden önce içimize yerleşmiş düşünce kalıpları veriyor.
Ama mesele yalnızca önyargı mı?
O da değil.
Bazen bir tepki, yılların birikmiş sessizliğinden gelir.
Bazen bir tereddüt, geçmişte defalarca görülmeyişimizin yankısıdır.
Ve evet, bazen bazılarına gerçekten “dur” demek gerekir.
Çünkü insan zihni yalnızca yargılamaz—sınır da çizer.
Mesele, bu sınırı neye dayanarak çizdiğimizi bilmek ve gerekirse onun arkasında durabilmektir.
Levent yolunda geçen o altı araba bana yol vermedi, evet.
Ama bana kendimi, başkalarını ve toplumun reflekslerini yeniden düşündürdü.
Ve ben o sabah bir şeyi unutmamaya karar verdim:
Yol vermek sadece frene basmak değildir.
Yol vermek, bir başkasına alan açmak da değildir yalnızca.
Asıl olarak, kendi içindeki yerin sağlam kalmasına izin vermektir.
Ve unutmayın:
Yol verdiğiniz biri, belki bir daha yolunuza çıkmaz.
Ama siz, kim olduğunuzu hatırlarsınız.
Ne demişler:
Doğru hamle diye bir şey yoktur—
atılan adımı doğru yapmak vardır.
Velhasıl; mesele yalnızca nereye vardığın değil, o yolda ne taşıdığındır.
Yolun sana ne hissettirdiği ve sende neyi değiştirdiğidir.
Belki bir gün, “geçemez” dediğimiz biriyle aynı şeritte yürümeyi öğreniriz.
Belki bir gün, camın arkasındaki bir yabancıya bakarken,
kendi zihnimizin camını silmeye başlarız.
Ve işte o gün—yalnızca karşıya değil,
kendimize geçmiş oluruz.
Peki siz, en son ne zaman birine yol verdiniz?
Sadece trafikte değil… bir fikirde, bir duyguda, bir konuşmada, bir ihtimalde?
Sevgilerimle,
