Mağduriyetin Görkemli Tiyatrosu

post-title

 

“Ağlamayana meme yok.”
İlk bakışta masum, hatta annesel bir çağrışımı var bu sözün. Bebeğin ihtiyacını dile getirmesi, annenin ona karşılık vermesi... Oysa bu söz, yıllar içinde sadece çocuklukla sınırlı bir önerme olmaktan çıkıp; yetişkin ilişkilerimizin, iş hayatımızın ve kültürel alışkanlıklarımızın sessiz rehberlerinden biri hâline geldi.

Bu ifade, farkında olmadan bir davranış biçimi öneriyor: İhtiyacını dile getir, ama yüksek sesle. Gerekirse biraz dramatize et. Susarsan, unutulursun.
Ve ne yazık ki unutulmak, birçok insan için görünmez olmaktan daha ağır geliyor.

Bu noktada, Anton Çehov’un o ünlü sözünü hatırlamamak mümkün değil:
“İnsanlar yardım isterken aslında acımamızı isterler.”
İnce ama sarsıcı bir gözlem. Yardım, burada çözümün değil; görünürlüğün aracı hâline gelir. Gerçekten iyileşmek değil, fark edilmek önemlidir. Mağduriyet böylece sadece bir geçici durum değil, bazen bir kimliğe, hatta stratejiye dönüşür.

Bir tanıdığım vardı. Hangi ortama girse, birkaç dakika içinde konuyu kendisine yapılan haksızlıklara getirirdi. İşinden, ailesinden, arkadaşlarından bahsederken hep bir kırgınlık perdesi olurdu sesinde. Hikâyelerinde hep o haklıydı, diğerleri haksız.
Zamanla fark ettim ki, onun için “anlatmak”, çözüm aramaktan çok bir tür varoluş biçimiydi. Mağduriyet, çevresindekileri kendisine bağlamanın sessiz ama etkili bir yolu olmuştu.

Bir gün şöyle dedim içimden — belki kendime, belki ona:
"Yaşadıkların gerçekten kıymetli ama sadece sen anlatınca var oluyorsa, belki artık onları bırakınca sen de özgürleşirsin."

Çünkü mağduriyet, bazen sadece bir yara değil, aynı zamanda bize konfor alanı sunan bir kimliğe dönüşebilir. Ve insan kendini o kimlikte tanımladıkça, iyileşmekten çok, o hikâyede kalmak ister.

Bu sadece bireylerde değil, topluluklarda da görülür. “Biz ezildik”, “Bize haksızlık yapıldı”, “Biz hor görüldük” gibi çoğul yakınmalarla örülü anlatılar, toplumsal belleğimizin temel taşlarından biri hâline gelmiştir. Elbette ki bu söylemlerin çoğu tarihsel olarak temelsiz değildir. Ancak sürekli tekrarlandıklarında, geçmişin gölgesinde büyüyen bir aidiyet hissi yaratırlar. Kimlik, acıyla pekişir. Ve acıyı bırakmak, sanki ihanete eş değer bir davranış gibi algılanır.

Bir halkı ya da bireyi, yaşadığı zorluklar değil, onlarla kurduğu ilişki tanımlar. Bu nedenle mağduriyetin kendisinden çok, onun ne şekilde sahiplenildiği önemlidir.

 

Sosyal medyada da benzer bir durumla karşılaşırız. En çok etkileşim alan hikâyeler başarı öykülerinden çok, trajedilerle yoğrulmuş anlatılardır. “Başardım” diyen değil, “Yandım ama ayaktayım” diyenin sesi daha çok yankılanır.
Bu da ister istemez, kolektif bir “acı üzerinden var olma” kültürü yaratır.

Peki bu kötü bir şey midir?

Hayır, ama eksik.
Çünkü insan sadece yaralarıyla tanımlanamaz. Mağduriyet bir gerçekliktir, ama onunla var olmayı seçersek, başka hiçbir gerçekliğe yer bırakmayabiliriz. Sürekli dış destekle ayakta kalmaya çalışan bir yapı, kendi iç merkezini bulmakta zorlanır. Bu hem birey için geçerlidir, hem toplum için.

Ben artık başka bir söz önermek istiyorum:
“Kendini anlatana alan çok.”
Çünkü mesele ağlamak değil, ifade etmek. Sessizliğin ardındaki gücü duyurmak. Acıyı görkemli bir dekor olarak sahneye taşımak yerine, onu dönüştürüp bilgiye, içgörüye ve dayanıklılığa çevirmek.

Hayat herkesi bir şekilde sınar. Kimi sessizce yaşar bunu, kimi bağırarak. Ama en büyük cesaret, sesini değil, çözümünü yükseltmektir. En büyük direniş, kurban olmak yerine tanık olmayı seçmektir.

Babaannemin vefatından sonra, yazılarıyla dolu defterlerinden birinde şu cümleye rastlamıştık:
'Buraya şahit olmaya geldik.'
Belki de en büyük çağrımız bu: Tanık olmayı seçebilmek ve bunu gerçekten hakkıyla yapabilmek.

Gerçekten iyileşenler, hikâyelerini sahnede değil, kalpte taşırlar.
Ve belki de bu yüzden, sahneye çıkmak değil, perdeyi aralamak daha anlamlıdır.

Sevgilerimle,

E-Bülten

Aboneliği