Görünürlük çağında yaşıyoruz. Herkes birbirini biliyor, ama kimse kimseyi tanımıyor. Sosyal medya akışlarımızda kaydırdığımız yüzler, isimler, paylaşımlar… Peki, gerçekten tanışıyor muyuz, yoksa sadece birbirimizi izleyerek var olduğumuzu mu sanıyoruz? İnsan, görüldüğü yerde değil, anlaşıldığı yerde var olur. İşte bu yüzden, günümüz dünyasında tanınmak ile tanımak arasındaki farkı konuşmamız gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde bir sanat galerisinde düzenlenen bir söyleşideydim. Koleksiyonlar, sohbetler, sanatın büyüsü derken, aklımda en çok kalan şey, Mustafa Taviloğlu’nun Üzeyir Garih’ten aktardığı şu anekdot oldu. Garih, Berlin’deki ünlü hayvanat bahçesinin girişinde duran pandadan söz eder: “Herkes onu tanır, ama panda kimseyi tanımaz.” Ardından, bu metaforu insan ilişkilerine taşır ve ekler: “Beni tanıyanlar, ben onları çok iyi tanımasam da beni davet etme lütfunda bulunduysa, davete icabet etmek gerekir. Bu benim terbiyemdir.”
Ne kadar yalın, ne kadar güçlü bir kıssadan hisse…
Bugün hepimiz görünür olmanın peşindeyiz. Daha fazla takipçi, daha fazla etkileşim, daha büyük bir çevre… Ama kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Biz, bizi tanıyanları gerçekten tanıyor muyuz? Yoksa panda gibi, göz önünde olan ama kimseyle bağ kurmayan bir figüre mi dönüştük?
Bir zamanlar dostluklar uzun sofralarda, paylaşılan anlarda, göz göze gelinen samimi anılarda filizlenirdi. Şimdi ise ilişkiler, kısa mesajlara, algoritmalara, anlık bildirimlere sıkıştı. Eskiden birinin doğum gününü hatırlamak incelikti, şimdi bir telefon bildirimi sayesinde zahmetsiz bir göreve dönüştü. Hatırlamak bir emekti, şimdi ise bir bildirim meselesi.
Gerçek bağlar ise zaman, özen ve samimiyet ister. Karşılıklı selamlaşmalar, göz göze gelinen anlar, içten bir kahkaha… Bunlar, artık lüks mü oldu? Garih’in bahsettiği “terbiye” işte burada anlam kazanıyor. Davetlere icabet etmek, yalnızca bir gelenek değil, insanlara “Senin benim hayatımda yerin var” demenin bir yolu. Çünkü gerçek bağlar, paylaşılan zamanlarda, birlikte dinlenen bir müzikte, masada bırakılan bir sohbette oluşur. Ama ne yapıyoruz? “Bugün çok yorgunum, gitmesem de olur” diyoruz. Oysa sosyal hayat da ekonomi gibidir; içine ne kadar yatırım yaparsanız, o kadar geri dönüş alırsınız. Kapılarınızı kapatırsanız, bir gün çalacak kimse kalmaz.
Sosyal medyanın sunduğu yapay yakınlıklar, anlık tepkiler ve hızlı beğeniler arasında kayboluyoruz. Gerçek dostluklar artık algoritmaların önerdiği kişilerle kurulmuyor, rastgele bir “merhaba”nın bile samimiyetten yoksun olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Oysa insan, yalnızca ekranda değil, birinin ses tonundaki kırılmada, cümleler arasına sızan sessizlikte ve bir omzun beklenmedik sıcaklığında gerçekten var olur.
Bağ kurmak, içtenlikle yer açmaktır. Kendimize alan yaratmaya çalışırken, kaç kişiye gerçekten alan tanıyoruz? Sosyal medyanın bizi sahte bir yakınlık hissine sürüklediği bu çağda, sesimizi duyduğunda içten bir “Nasılsın?” diyecek kaç kişi var hayatımızda? Önemli olan kaç kişi tarafından bilindiğimiz değil, kimlerin bizi düşündüğünde içten bir tebessümle hatırladığıdır. Çünkü gerçek ilişkiler algoritmalarla değil, anlarla, anılarla inşa edilir. Görünmek kolay, var olmak ise emek ister. Çünkü insan, yalnızca tanındığı yerde değil, özlendiği, yokluğu fark edildiği ve gerçekten anlaşıldığı yerde var olabilir.
O yüzden bir seçim yapma zamanı. Kalabalıklar içinde sadece bir isim mi olacağız, yoksa birkaç insanın zihninde, yüreğinde gerçek bir yer mi edineceğiz?
Sevgilerimle,
